top of page

Ankara Cinayeti 1945...

1940’lı yılların ortası... Bu yıllarda Türkiye kamuoyunu günlerce meşgul iki olay vardı. Bu iki olay Sovyetler Birliği Büyükelçilik doktoru Neşet Naci'nin öldürülmesi ve Ankara Valisi Tandoğan’ın intiharıydı. Bu iki olay da sır zinciriyle birbirine sımsıkı bağlıydı.


16 Ekim 1945... İkinci Dünya Savaşı resmen biteli iki ay bile olmamış. Türkiye’nin çok partili hayata geçmesinin arifesi. Ankara’da hala tam olarak aydınlatılmamış bir cinayet işlenir... Öyle bir cinayet ki dünyaca ünlü polisiye romancı Agatha Christie’nin bile ilgisini çeker. Ankara’nın en tanınmış doktorlarından Dr. Neşet Naci Arzan’ın Anafartalar Caddesi üzerinde meşhur Himaye-i Etfal Apartmanındaki muayenehanesinde sırada bekleyen hastalardan birinin tedirgin davranışları hemşirenin dikkatini çeker. Hemşire, isterse onu öne alabileceğini söylese de teklifi reddederek en son kendisinin muayene olacağını söyler.

En sona kaldığında içeri girer. Kısa bir süre sonra Dr. Arzan, “imdat adam öldürüyorlar” diye odadan çıkmaya çalışırken katilin tabancasından çıkan kurşunlarla yere yığılarak can verir. Katil daha sonra tabancası ile kaçarak kalabalığın arasına karışır. Katledilen Arzan sıradan bir doktor değildir. Sovyet Büyükelçiliği’nin doktorudur.


23 yaşındaki Reşit Mercan ertesi gün cinayeti kendisinin işlediğini söyleyerek emniyete teslim olur. Gazetelerde katil zanlısının olay yerinde unuttuğu şapka sayesinde yakalandığı yazar. Yapılan soruşturmada bir süre sonra cinayete arkadaşı olan dönemin Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kazım Orbay'ın oğlu Haşmet Orbay’ın da ortak olduğu ortaya çıkar.



Ankara Savcılığı rekor sürede bir iddianame hazırlayarak cinayetten sadece 22 saat sonra, Reşit Mercan’ı Dr. Neşet Naci Arzan’ı taammüden öldürmekten ‘idam’ istemiyle Ankara Ağır Ceza Mahkemesi’ne sevk eder. Haşmet Orbay ilk etapta davada sadece tanık olarak dinlenir. Davaya ünlü avukat Hamit Şevket İnce müdahil olur. Avukat İnce, duruşmalarda davanın Ankara Cumhuriyet Savcısı ve Ankara Valisi tarafından çarpıtılmak istendiğini söyler. Onun bu sözleri ve tanıkların ifadeleri gerçek katilin Haşmet Orbay’ın olduğu kanaatini güçlendirir. Duruşmalarda Ankara Cumhuriyet Savcısı Kemal Bora ile Vali Nevzat Tandoğan'ın, Reşit Mercan’a cinayeti üstlenmesi yönünde baskı yaptıkları yönünde iddialarda bulunur.


Ankara Emniyet Müdürü, Reşit'in yakalanmasından hemen sonra onu vilayete götürmüş ve Vali Tandoğan onunla bir süre yalnız olarak görüşmüştü. Avukat İnce mahkeme heyetinden; sanıkların adli mercilerden önce vali ile görüştürülmesinde usül hatası olduğunu ve Vali Tandoğan’ın bu görüşmede sanık ile ne konuşulduğunun açıklanmasını sorarak talep eder. Bu soruya karşılık Ankara Emniyet Müdürü, Vali Nevzat Tandoğan'ın Ankara'da 18 yıldır valilik yaptığını, şehrin asayişiyle ilgili her önemli konuda Emniyet'ten ayrıntılı bilgiler aldığını, gerekli gördüğünde de şüphelileri dinlemeyi görev saydığını belirtir.


Vali Tandoğan o dönemin kudretli bürokratlarının başında geliyordu. Basit hırsızlık olaylarından, kaçak inşaata kadar türlü kanunsuz durumla yakından ilgilenirdi. Şehirde sarhoş dolaşanlara rastlarsa, onlara bile bizzat müdahale ederdi. Hatta dönemin öcü ideolojisi olan komünizm için “Bu memlekete komünizm gerekiyorsa ve komünizm yararlı bir şeyse onu da biz getiririz, size ne oluyor?” diyen bir figürdü. O zamana kadar birçok zanlıyı adli mercilerden önce makamında bizzat sorgulamıştı. Bunun bir mahkemede konu edilişi, ilk defa başına geliyordu.


Avukat İnce'nin hukuki girişimleri Ankara Ağır Ceza Mahkemesi'nin kararını etkilemez ve Ankara Savcısı Kemal Bora'nın iddianamesine uygun olarak Reşit Mercan’a cinayetten 20 yıl, Haşmet Orbay’a da katile tabanca sağlamaktan 1 yıl hapis cezası verilir.


Ancak basın ve kamuoyu davanın takibini bırakmaz. Dosyayı inceleyen Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı karardan tatmin olmaz ve kısa bir süre sonra cinayet mahallinde tatbikat yapılmaması, delillerin yeterince incelenememesi ve bazı tanıkların dinlenilmemesi gerekçesiyle yaptığı itiraz ile Yargıtay’ın, Ağır Ceza Mahkemesi’nin kararının bozulmasını sağlar ve muhtemelen dönemin kudretli valisinin mahkemeye etkisini azaltmak için davanın Ankara’da değil, Bolu’da görülmesi kararlaştırılır.



Dava, Bolu Ağır Ceza Mahkemesi’nde 1946 yılı nisan ayı ortasında yeniden başlar. Bolu’daki duruşmalarda Mahkeme Başkanı olay yerinde bulunan şapkayı her iki sanığında denemesi ister. İlk olarak şapkayı Reşit Mercan dener. Reşit’e küçük gelen şapkayı daha sonra Haşmet Orbay dener. Şapka Haşmet’e tam uyar. Haşmet şapkanın kendisinin olduğunu kabul eder ama bir hafta önce Reşit’e verdiğini söyleyerek olay yerinde olduğu iddialarını yalanlar.



Reşit Mercan katilin Haşmet Orbay olduğunu, arkadaşlık uğruna kendisini feda etmek istediğini, Ankara Savcısı’nın olayın başlangıcından beri, suçu üstlenmesi için kendisine baskı yaptığını söyler. Vali Tandoğan ile yaptığı görüşmeye Ankara Emniyet Müdürü Şinasi Turga’nın aracılık yaptığını, Ankara Savcısı Kemal Bora’nın görüşme sırasında orada olduğunu iddia eder. İddiasına göre Vali Tandoğan kendisini “Cinayeti üstlenmezsen seni gebertiriz, arkandan da intihar etti diye zabıt varakası düzenleriz, gümler gidersin. Kabul edersen seni kurtarırız” diye tehdit etmişti.


O sırada Meclise verilen bir önerge davaya siyasi bir boyut katar. Manisa Milletvekili Hikmet Bayur’un, bazı tutanakların mahkemeye verilmediğini, sanık üzerinde baskılar yapıldığını ve Ankara Savcısı Kemal Bora’nın olayın yönünü değiştirmeye çalıştığını belirterek olaydaki şüpheli durumların cevaplanması isteğiyle verdiği soru önergesi Adalet Bakanı Mümtaz Ökmen tarafından yalanlanır. Fakat Bolu'da başlayan duruşmalar sırasında gerek Ankara Savcısı, gerek Ankara Valisi hakkındaki tüm iddialar tekrarlanır. Dava tüm Türkiye’nin gözleri önünde hararetle devam ederken mahkemenin kararını Yargıtay'da bozduran ve gelişmelerin seyrini Vali Tandoğan aleyhine olacak şekilde değiştirmeye sebep olan dönemin Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Fahrettin Karaoğlan 16 Haziran 1946’da otomobili içinde ölü halde bulunur. Bu şüpheli ölüm dikkatleri daha çok Vali Tandoğan üzerine yönlendirir.


Ankara Emniyet Müdürünün, Bolu Ağır Ceza Mahkemesi’nde verdiği ifadesinde Vali Tandoğan’ın Reşit Mercan’la görüştüğünü doğrulaması üzerine, mahkeme Tandoğan’ın tanık olarak dinlenmesini kararlaştırır. Tandoğan duruşma sırasında oldukça üzgün ve sinirlidir. Hakimin sorularını hafif bir sesle yanıtlayarak Mercan’la görüştüğünü kabul eder ancak herhangi bir öneride bulunmadığını söyler. Hakimin “O halde neden görüştün?” sorusuna; “Cinayetin kentte yaptığı akisleri, muhitte yarattığı heyecanı biliyordum, o yüzden olayı bizzat katilin ağzından dinlemek istedim, bunda anormal bir durum görmüyorum.” Şeklinde cevap verir. Avukat İnce, Tandoğan’ı sorularıyla sıkıştırır ve alaycı bir ifadeyle, “Tandoğan iyi bir yönetici olduğu kadar, iyi bir hukukçudur. Suçlunun hemen teslim edilmesi gerektiğini bilmez mi?” şeklindeki sözleriyle Tandoğan’ı son derece güç duruma sokar. Tandoğan mahkeme çıkışı yakınlarına ve Adalet Bakanı Mümtaz Ökmen’e, kendisine “Tanık gibi değil de, sanık gibi davranıldığından” yakınır. Tanık olarak dinlenmesinin ertesi günü 9 Temmuz 1946’da Vali Tandoğan makamında beylik tabancası ile intihar eder.


O günlerde Tandoğan’ın intihar etmediği, öldürüldüğü dedikodusu da yayılır. Valinin ölümü ardından Haşmet Orbay’ın babası Genelkurmay Başkanı Kâzım Orbay’da 29 Temmuz 1946 günü istifa ederek Cumhuriyet tarihinin istifa eden ilk Genelkurmay Başkanı olur.


Tüm bu şüphelerin gölgesinde Bolu Ağır Ceza Mahkemesi’nde duruşmalar devam eder ve görgü tanıklarının da yeniden dinlenmelerine karar verilir. Tanıkların yeniden dinlemesiyle derinleşen dava 17 Aralık 1946 günü sonuçlanır. Mahkeme, Haşmet Orbay’ı “Mahiyeti gizlenen sebep ve saik altında” adam öldürmek suçundan idam cezasına, Reşit Mercan’a da “suça iştirak” eyleminden 10 yıl hapis cezası uygun görür.


Davanın son aşamasında, Yargıtay kararı; temyizi kâbil olmak üzere Haşmet Orbay’a 18 sene ve Reşit Mercan’a ise 9 sene ağır hapis cezası olarak açıklanır. Reşat Mercan ve Haşmet Orbay, 1950 affı ile cezaevinden kısa bir süre sonra tahliye olurlar.


Türkiye tarihinin en esrarengiz, en karışık davalarından biri olan ve 3 yıla yakın süren “Ankara Cinayeti” davasında ve aynı gün içinde yapılan birden fazla oturum sayılmazsa, Ankara’da 5, Bolu’da 26 olmak üzere 31 duruşma yapılır. 150’den fazla tanık dinlenir dava dosyalarının ağırlığı 100 kiloyu geçer.


Bir Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının şüpheli ölümüne, Ankara Valisinin intiharına ve Genelkurmay Başkanı istifasına neden olan yakın tarihimizin bu en karanlık cinayet davasının nedenleri ile ilgili hala tartışılan iddialar ortaya atılır. Sovyetlerin Ankara Büyükelçiliği doktoru olan maktul Arzan’ın 1945 yılında Tito’nun Yugoslavya’sında yaşayan Boşnaklar için toplanan yardım paralarını zimmetine geçirdiği için veya MİT mensubu olan Genelkurmay Başkanının oğlu Haşmet Orbay ile birlikte Sovyetler lehine casusluk faaliyetleri yürütmeleri nedeniyle öldürüldüğü iddiaları bunlardan birkaçıdır.


Haşmet Orbay’ın MİT görevlisi olduğu da o günlerde mahkemeye bildirilmemişti. Haşmet Orbay’ın Sovyetler Birliği Büyükelçiliği’nde, Dr. Arzan tarafından bir harita üzerinde elçilik görevlilerinden birine bilgi verirken görüldüğü; bu nedenle Orbay tarafından öldürüldüğü o günlerin konuşulan konuları arasındaydı. Cinayetin niçin işlendiği hiçbir zaman tam anlamıyla ortaya çıkarılamadı. 1986 yılında Gazeteci Avni Özgürel’e bir demeç veren Haşim Orbay, o yıllarda Türkiye Cumhuriyeti’nin MİT’ten önceki istihbarat kurumu olan Milli Emniyet Hizmeti Riyaseti için çalıştığını ama “Memleket için yaptığımız bütün görevleri bizimle mezara kadar götürürüz” diyerek cinayetin perde arkasını açıklayamayacağını söyledi.


Ankara Cinayeti önce kitap sonra beyazperdeye de uyarlanmıştır.

164 görüntüleme0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör
bottom of page