top of page

27 Mart Dünya Tiyatrolar Günü

“İnsanı, insana, insanla, insanca anlatma sanatı” der tiyatro için Turgut Özakman. Oscar Wilde çıtayı daha da yukarı koyar ve “Tiyatroyu tüm sanat biçimleri arasında en yücesi olarak kabul ederim çünkü insanın insani duyguları başkaları ile aracısız olarak paylaşabileceği tek yoldur” der.


Bu hafta içinde ilk kez 27 Mart 1961’de kutlanan Dünya Tiyatrolar Günü’nü kutlayacağız. Her şeye bir gün adanmış ne yapalım işi gücü bırakıp onları mı takip edelim diyenleri duyar gibiyim. Sevgililer Günü, Avukatlar Günü, Babalar Günü, Anneler Günü hatta Dünya Kız Çocukları Günü... Onlarca birilerine, bir meslek grubuna, bir şeye adanmış, kutlanan veya yad edilen gün... Dünya Tiyatro Günü’nü bu onlarca gün arasından ayıran şey Oscar Wilde’ın sanatın en yücesi tanımından öte bence Muhsin Ertuğrul’un Ruh kalkınması olmadıkça adamı hayvandan ayırt edemezsiniz. Gerçek medeniyet, edebiyat ve sanattan doğar. Tarih, tiyatrosuz yükselmiş bir millet gösteremez” sözleridir.


2. Dünya Savaşı sonrası Avrupa’da harabeye dönen sadece yollar, kamu binaları değildi. Onlarca yıllık kültür yaşamı da ağır darbe almıştı. Savaş sonrası bunun farkında olan Avrupalıların onardıkları ve işletmeye aldıkları ilk kurumlar tiyatrolar olmuştu. Ruh kalkınmasının dolayısıyla medeniyetin sanattan doğacağını çok iyi biliyorlardı. Hegel’in tanımıyla 19. Yüzyılın zeitgeist’ı (zamanın ruhu) olan tiyatroya, son dönemlerini yaşayan Osmanlı İmparatorluğunun entelektüel hanedan mensupları ve Avrupa’da eğitim alan Jön Türkler sayesinde kayıtsız kalmamış ve modern diyebileceğimiz ilk tiyatro okulu “Darü’l Bedayi Osmani” görece geç te olsa 1900’lerin başında kurulmuştur.


İlk konservatuar olan Darü’l Bedayi, dönemin İstanbul Şehremini Cemil Paşa (Topuzlu) desteği ile açılmış, kuruluş aşamasında fikirlerinden faydalanılmak üzere ünlü Fransız eleştimen Andre Antoine davet edilmiştir.Dârü’lbedâyi'nin kuruluşu, Türk modernleşmesi ve tiyatro tarihinin en önemli kilometre taşlarından biri kabul edilir. Tiyatro eğitimi yanı sıra musiki eğitimide verilen bu okulda Tanburi Cemil Bey, Zeki Üngör gibi sanatçılar hocalık yapmışlar. Tabii dönemin savaş şartları faaliyetlerini oldukça aksatsa bile tiyatro okulu bir şekilde eğitime aralıksız devam edebilmiştir.

Dönemin şartları göz önüne alındığında adeta devrim niteliğinde bir uygulama ile Türk kızlarının konservatuara alınarak sahneye çıkmalarına olanak sağlanması Dârü’l Bedâyi sayesinde olur. 




1918 yılında Afife, Behire, Memduha, Beyza ve Refika hanımlar konservatuara öğrenci olarak kabul edilirler. Afife Hanım 1920’de Apollon Tiyatrosu'nda "Yamalar" adlı oyunda "Emel" rolü sahneye çıkan ilk Türk kadını olur. Birçok baskı ve engellemeye karşın sahneye çıkmaya devam den bu kadınların açtığı yoldan Cumhuriyet Dönemi'nde başka kadınlar da ilerlemiştir. O dönemlerde tiyatronun dinen uygun olmadığı değerlendirmelerinin yanında Kütahya Mebusu Besim Atalay Bey gibi 


"…tiyatrosu yok, musikisi yok, bediiyatı yok, yok, yok. Memleket her şeyden fakirdir... Arkadaşlar biz, bunun önünü almalıyız. Memlekete biraz da irfan, biraz da ruh, tiyatro, musiki sokmalı" diyen mebuslarda vardır. 




Atatürk'ün kültür alanında yaptığı devrimlerle tiyatro,  muassırlaşma kültürünün lokomotifi olur. Atatürk 10 Haziran 1926’da Tiyatrocu Raşit Rıza ve Muvahhit Beylere;


“Sizleri çok takdir ederim. İnkılabımızda sizin de çok önemli hizmetleriniz vardır... Sizin vatana en büyük hizmetiniz Anadolumuzu baştanbaşa dolaşıp halkımıza sanatın ne olduğunu anlatmanız olacaktır” diyerek genç cumhuriyetin kalkınmasında tiyatronun önemini vurgulamıştır.


O meşhur "Efendiler, Hepiniz mebus olabilirsiniz… Vekil olabilirsiniz… Hatta Reisicumhur olabilirsiniz fakat sanatkâr olamazsınız” sözlerini de Darü’l Bedayi sanatçılarına hitaben söylemiştir.


Nisan 1930’da Ankara Turnesinde olan Darü’l Bedayi sanatçıları Shakespeare’den Hamlet’in yanı sıra Molière’den uyarlanmış iki oyun Mürai ve Muhayyel Hasta’yı sahnelerler. Oyunları keyifle izleyen Atatürk sanatçıları Marmara Köşkü’nde ağırlar. Sıkıntılar içinde olan Türk Tiyatrosu için umut ışığı olan bu ağırlmayı Muhsin Ertuğrul şöyle anlatır;


“Atatürk gibi büyük bir insan bizi yalnızca ağırlamak için oraya çağırmazdı elbette; bize söyleyecek bir sözü olmalıydı. ‘Siz benim ateşemiliterlik yıllarımdan beri, memleketimizde görmeyi candan özlediğim bir hayali gerçekleştirdiniz. Böylesine birbirine bağlı bir sanat topluluğunu kendi imkânlarınızla hazırlayıp bize getirdiniz. Şimdi cumhurreisi olarak size soruyorum: Hükümetten ne gibi bir yardım istersiniz?’ demişti. Bir an için duraklamış, ‘Bir tiyatro mektebi istiyorum paşam!’ diyebilmiştim. Bu yanıtı vermekle, o günlerde beynimin içini saran yüklü düşünceden bir anda kurtulmuş gibi hafiflemiştim. Atatürk, vaktin geç olmasına karşın Başbakan İsmet Paşa’yı çağırtmış, kendisine ‘Sizi rahatsız ettim, Muhsin Bey’le tanışmanızı istemiştim, size söyleyecekleri var’ dedikten sonra, bana da ‘Haydi söyle’ demişti. Ben de tekrarlamıştım: ‘Bir tiyatro okulu istiyoruz!”


29 Eylül 1930’da Tepebaşı Tiyatrosu ile bu istek karşılanır ve Cumhuriyetin ilk Tiyatro Okulu kurularak günümüze kadar uzanan güzel bir serüvene doğru yol alınır.


Günümüzde birçok modern gösteri merkezine sahip olan ülkemizde hatırı sayılır tiyatro seyircisi maalesef az. Hafta sonu yapılacak yerel seçimlerde adayların altyapı yatırımlarının yanında kültürel kalkınmayı da hedef alacak projeleri Dünya Tiyatrolar Günü vesilesiyle sunmaları en büyük temennimiz...

 

 

 

 

 

 

177 görüntüleme0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör

Comments


bottom of page